Cahit KILIÇ
Traffic Counter
Dial Up Internet Access

Tanım

BAZEN BİR ŞİİR,BAZEN BİR DUYGU SELİ,BAZEN ÖZ ELEŞTİRİ,BAZEN BENDEN ,BAZEN BAŞKALARINDAN HAYATA DAİR KISA KISA NE VARSA!.. ÖNEMLİ NOT : ÜSTADLARA AİT HER ŞİİRİN,KİME AİT OLDUĞU BAŞLIKTA VEYA EN ALTTA MUTLAKA "İSMİ ZİKREDİLEREK" VERİLMEKTEDİR. İSİM ZİKREDİLMEYEN HER YAZI VE ŞİİR KULUNUZA AİTTİR.


Bağlantılarım

» Ana Sayfa
» Profilim
» Arşiv
» Arkadaşlarım

name="I1" border="0">

Kars Eli

 

 

Minnetimiz yoktur ağaya, beye

Dağlardan yücedir başımız bizim

Bağlıyız devlete, millete, soya

Düşmana siperdir döşümüz bizim

 

Araz olur coşkun akar, çağlarız

Acı olur sinemizi dağlarız

Ölümüze dirimize ağlarız

Aşurede akar yaşımız bizim

 

Kotan koşan erler herik derdinde

Yaz bahar demezler dirlik derdinde

Anam tandır yakar, çörek derdinde

Nekeslerden gitmez hoşumuz bizim

 

Biz, bizi biliriz; bizden içeri

Karapapak, Terekeme, Azeri

Hiçbiri yabancı görmez Kürtleri

İçimizle birdir dışımız bizim

 

Dünyaya bedeldir yüce Kal’âmız

Hiç kimseye yoktur kin-i davâmız

Birlik, beraberlik arzu rüyamız

Hayıra yorulur düşümüz bizim

 

Yaylamızda koyun kuzu yayılır

Akşam olur teker teker sayılır

Yayıklarda kaymak sütten ayrılır

Yağ peynirde yoktur eşimiz bizim

 

Boynu bükük fakirimiz olsa da

Bırakırlar kubbelerde hoş sâdâ

Erişte pilavı, hengel, hasıda

Guruttandır ayran aşımız bizim

 

Soframız açıktır yarene, dosta

Kusur olmaz dosta her bir hususta

Başımız eğilmez mevkiye, posta

Zalime çatılır kaşımız bizim

 

Yeşil çimen yaylara süs verir

Koç Köroğlu dağlarında ses verir

Cahilimiz âlimlere ders verir

Doluya tekabül boşumuz bizim

 

İnsanımız bilge; umman, nehirdir

Âleme ilk olan, bize ahirdir

Ozanımız çoktur; herkes şairdir

Âşıklardan gelir coşumuz bizim

 

Sayarız büyüğü, hacı, hocayı

Anayı, babayı, dayı, amcayı

Boran, tipi bağlar kapı, bacayı

Tam altı ay sürer kışımız bizim

 

Siyaset babında bozuk serencam;

Vali Bey köşkünde, sanki sadrazam

Hiçbir köye ayak basmaz kaymakam

Bir Allah’a kalmış işimiz bizim

 

 

Cahit Kılıç

İstanbul, 01 Aralık 2009

 

 

http://www.kagizman.net/pano/52083-kars-eli-siir-cahit-kilic.html
 


Tarih: 19:46, 1/12/2009
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Öylesine Bir Yazı!



Ruhumun derinliklerinde tarifi mümkün olmayan acılar kol geziyor. Eskilerin deyimiyle gam-ı gusse içinde kıvranıyorum. Beynime karıncalar doluşmuş sanki kış hazırlığı için harıl harıl çalışıyorken; beyin hücrelerimi tırmalıyorlar. Gecelerin derin sessizliği içinde ruhuma sükût arıyor gibiyim. Bir dirhem huzura muhtacım ki hem de ne muhtaç…

 

 

Sıkıntımdan kurtulmak için otursam da bir şeyler yazsam diyorum.

 

 

Diyorum demesine de, ne yazacağım!

 

 

Yüzlerce gazete, dergi sayfalarında, binlerce internet sitelerinde on binlerce insan politika yazıyor. Güncel olaylar üstünde herkes kendince fikirler üretiyor. On binlerce yazarın içinde bir artı, bir eksi olmuş ne fark eder! Benim siyasi fikirlerimi kim ipler? Yazsam ne yazar, yazmasam ne yazar!

 

 

Ortalık, faşistinden, şovenistinden, liboşundan, döneğinden, kızıl artığı sahte Atatürkçüsünden, Kürtçüsünden, barışçı geçineninden, dökülen kandan nemalanan fırsatçısından, hırsızından, namussuzundan tutun da puştuna, pezevengine kadar bir sürü insan müsveddelerinden geçilmiyor. Ülke insanından milyonlarcasının sinir olduğu bu it kopuk güruhuna; ben karşı çıksam ne yazar, çıkmasam ne yazar!

 

 

Şiir mi yazsam acaba? İlhamı da küstürdük; gelmiyor. Yok canım, yanlış anlamayınız, adı cumhuriyet olan ama sırf babasının oğlusu olduğu için president olan İlham Aliyev’den bahsetmiyorum. Siz anladınız onu. Neyse dönelim konumuza. Gene yüz binlerce şairin şiir yazdığı bu ülkede, bendenizin birkaç satırdan oluşan zırvaları kimi ırgalar? Yani yazsam ne yazar, yazmasam ne yazar!

 

 

Yaş elli beş; yolun yarısından yirmi geçmiş. Sakalı verdik çoluk çocuğun eline…

Aman öyle yapamayın, buna dokunmayın, onu atmayın, şunu kırmayın… Öt babam öt… Kimsecikler dinlemez… Kızsam ne yazar, kızmasam ne yazar!

 

 

Yok, ağabeylerim… Yok, ablalarım… Ben bende degilem bögün. Xarmanımı yeller almış, bostanımı seller almış. Neyim varsa eller almış… Benim benden xeberim yox.

 

 

Turgut hasta… Turgut ağır hasta…

O bir hasta; ben binbir hastayım…

 

Çık balkona üst üste iki cıgara tüttür. Hatıralar umman… Hatıralar dalga dalga… İki cıgara; iki damla gözyaşı…

 

 

Gir içeri, raftan bir kitabını çıkar… Rastgele bir sayfa aç. İki satırdan fazla okunmuyor… Dört damla gözyaşı daha…

 

Otur bilgisayar başına; gir sitesine… Tıkla iki şiirini… Artır seyl-i sirişkini…

 

 

Yok, dostlar… Yok, ağabeyler, ablalar… Ben bende degilem bögün…

 

 

Bilmem ki ne desem daha; Bir umut Kaldı Allah’a…

 

 

 

Cahit KILIÇ

 

6 kasım 2009 / İstanbul

 

 

 

 


Tarih: 16:08, 6/11/2009
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Elagöz Dağı Ve Çocuk



Bizim bölgemizde, en yüksek yerleşim birimlerinden en düşük rakımlarda, düz ovalarda yaşayanların sabah akşam karşılarına çıkan en büyük varlık; Elagöz Dağı’nın (yöre halkı Eleyez, Elayöz veya Elegez olarak telaffuz etmektedir) heybetli görüntüsüdür.  Karadeniz’in doğusundan güneye doğru uzanan Küçük Kafkasların en son ve en yüksek noktasıdır Elagöz.  Kuzeyindeki sıra dağların çıplak gözle görülen uzaktan görüntüsü bile ürkütücüdür, korkunçtur. Bu dağların eteklerinde bile yaşamak; en az altı ay kar altında ve eksi 40 derece soğukta, tabiatın insanoğlunun önüne adeta set çektiği zorluklarla boğuşarak yaşaması anlamına gelir.

 

Baharda; sabahın erken saatlerinde kalkanları Elagöz dağı karşılar. Güneş ilk ışıklarını dağın doruğundan batıya doğru uzatırken, batı yamaçları alçak bulutların gölgesi altında kalır. Temmuz – ağustos aylarında bile yarık olan zirvesi beyaz karlarla örtülüdür. Yaz aylarında akşam güneşi ufukta kaybolduğunda Elagöz’ün zirvesi kızılımsı güneş ışıklarının yansımasıyla adeta bir renk cümbüşü oluşturur. Dört bir yanı karanlık sarmaya başlarken, Elagöz’ün zirvesi ışıl ışıldır. Güneş onu daha terk etmemiş, o daha güneşe iyi geceler dememiştir. Duyguların doruğunu soluyanların yıldızlara ulaşacağı yol; bu dağın zirvesinden mi geçer acaba!

 

Doğu tarafında bulunan yaylaları, baharda açılan envai çeşit çiçeklerin etrafa yaydığı mis gibi kokuları, gözlere cennet misali manzaralar sunan görüntüleri, şırıl şırıl akan pınarları, bol oksijenli tertemiz havası, platolarda yayılan koyun, kuzuları ve insanoğluna Tanrı’nın bahşettiği bu güzelliklerin yanı sıra tamamen doğal besinleriyle cana can katarlar. Daha aşağılara inildiğinde ise tarıma elverişli geniş ovaları ile karşılaşırsınız… Arpa, buğday, şeker pancarı, bostan sebzeleri… Daha güneyde narenciye, karpuz, kavun ve pamuk tarlaları alabildiğince uzanır…

 

Bir de anlatılan efsanesi vardır Elagöz’ün…

Ağrı ile Elagöz iki kız kardeştirler. Evin içinde sürekli kavga eden, bir türlü geçinemeyen iki kardeş…

Ağrı evlenerek evden ayrılır. Bir süre sonra karnı burnunda hamile bir gelin olarak baba evine misafir gelir. Bir iki gün iyi geçinen kız kardeşler, üçüncü gün şiddetli bir kavgaya tutuşurlar. Ağrı, sert bir cisimle Elagöz’ün kafasını kırar (yöre ağzıyla: başını yarar), Elagöz’de Ağrı’nın karnını tekmeleyerek onun çocuk düşürmesine sebep olur. Bu duruma öfkelenen Tanrı, onları birer dağa dönüştürerek cezalandırır. Böylelikle Ağrı’nın yanı başında düşürdüğü çocuğu, Küçük Ağrı dağı yükselirken, Elagöz’ün de kafası yarık olarak kalır.

 

  *   *   *

 

Kuzeyden esen Demirkazık rüzgârının başlattığı tipinin göz gözü görmediği bir kış gününde, okul çıkışı çantasını sırtına vurarak 7 km. yolu yürüyerek evine gitmeye çalışan, on yaşındaki ilkokul üçüncü sınıf öğrencisi çocuk; önce yolu bulacaktır ama görüş mesafesi sadece 10,15 metredir.  Şiddetli tipinin ağzına doldurduğu kar tanecikleri, nefesini kesmektedir, eğer bir tedbir almazsa boğularak ölmesi muhtemeldir. Donmak üzere olan elleriyle baba yadigârı atkısını, sadece gözleri görünecek şekilde yüzünü ve özellikle de ağzını kapatmak için kullanır. Karahan çayı donmuştur. Onu geçmekte bir engel yoktur ama beş yüz metre ötede geçmesi gereken bir çay daha vardır.

 

Terelik suyu, Gökdağ’ın eteğinden çıkan pınarların oluşturduğu küçük bir çaydır. Üstünde herhangi bir köprü yoktur. Eksi 25,30 derece soğuğa rağmen bu su donmamaktadır. Yöre halkı bu suyu “ kara su” diye adlandırır. Yaz aylarının en sıcak günlerinde bile, parmağını içinde üç dakika tutamazsın, zira dondurur. Kış aylarında ise en sert soğuklarda bile üstünden buhar çıkar ve kenarlarında veya içindeki küçük adacıklarda yemyeşil su teresi biter. Yöre halkı bu tereyi ve o suda yaşayan “kızıl alabalık”ları bazı hastalıklara iyi gelir diye ilaç olarak kullanırlar.

 

Terelik suyuna ulaşan çocuk; kendi boyundan yüksek karla, bir girdap gibi dönen boranla uğraşırken; bir de bu suyun içindeki küçük kayaların üstünden sıçraya zıplaya geçmek zorundadır. Bu küçük kayaların üstüne dalgaların savurduğu su damlacıkları donarak bir buz tabakası oluşturmaktadır. Birinden ötekine sıçrarken ayağın bir kaydı mı, iki seksen suyun içine uzandın demektir. Bu da sudan çıkıp da daha iki yüz metre yürümeden kaskatı buz kesilip donacağının resmidir. Çocuk bunun bilincindedir ve içinden “ Şu meret Terelik suyu neden donmaz ki! ” diyerek ağlamak istemektedir. Bu yüzden en kötü ihtimalle bir ayağını ıslatıp, yürüyeceği için ayağını sıcak tutmayı hesaplamaktadır. Nitekim öyle de olmuş, bir ayağı kayarak ıslanmıştır. Ayaklarında lastik ayakkabılar ve anasının elle ördüğü yün çoraplar vardır. Ayağındaki lastik ayakkabılar; seneye de giysin diye bir numara büyük alınmıştır. Zaten karın doldurduğu o bir numara büyük boşluğu şimdi bir de buz doldurmuş olacaktır. Her şeye rağmen küçücük yüreği bu zorlukları yeneceğine inanmaktadır.

 

Suyu geçtikten ve beş altı yüz metre daha yürüdükten sonra dereden sağa doğru çıkması gerektiğinden, dere boyunca yolu kaybetme ihtimali yoktur. Yol boyunca kayalara göz aşinalığı vardır. Onları teker geçip dereden çıkmayı başarır. Bu merhaleden sonra önüne bir düzlük çıkacaktır ve görüş mesafesi çok az olduğundan yolunu kaybetme tehlikesi yüksektir. Düzlüğe çıkıp bir müddet daha doğru yolda olduğuna inandığı istikamete devam eder. Islak ayağı yavaş yavaş donma sinyalleri vermektedir. Fakat hayret edilecek bir durumun meydana geldiğini hissetmektedir. Boran gittikçe şiddetini yitirmekte, görüş mesafesi biraz daha açılmaktadır. Birazdan önüne küçük bir tepe çıkması lazım, çıkar ve aşarsa Pirveli yaylası görünecektir. Yaylanın eteğini geçti mi al sana Sütlü bulak.

 

Küçük tepeyi de hesapladığı gibi aşar ama yayla mayla görünmüyor. Biraz daha ilerlerse yolunu şaşırma ihtimali onu çok korkutmaktadır. Umut ve umutsuzluk arasında yürümeye devam dedi…

 

Ne kadar yürüdü farkında değil ama tipi de diniyor git gide… Rüzgârla birlikte yüzüne çarpan kar taneleri arasında güneş ışınlarının sızdığını fark etti birden.  Ağlamaklı ıslak gözlerinde bir sevinç belirdi.  Görüş mesafesi biraz daha açıldı, sağdaki yamacın yaylanın eteği olduğuna inandı ve yamaca doğru inanç ve sevinçle ve de tükenmek üzere olduğu gücünün tamamını kullanarak yürümeye devam etti.  Yamaca ulaştığında güneş ışınlarının iyice hissedildiğini fark etti. Küçük bir mola verip az dinlenmek istedi. Durdu, derin bir soluk aldı. Sağı solu kolaçan etti, başını doğuya doğru çevirdi ve karşısında Elagöz Dağı’nın zirvesini gördü…

 

Hayret edilecek bir durumdu. Önündeki vadi giderek şiddeti azalmış olsa bile fırtınadan görünmezken,  yeryüzüne paralel bir tabaka oluşturan kar fırtınasını delerek, görünen bu azametli zirve onun yön pusulası olacaktı.

Yürüdü… Donmuş olan sağ ayağını artık hissetmiyordu… Sütlübulak tepesini tırmandı, akşam güneşi önündeydi artık.  Görüş açılmıştı, evler karşısında, Elagöz güneydoğusunda…

 

O çocuk, bugün bu satırları yazarken; çocuk dünyasının hayal âlemine bir kahraman gibi yerleştirdiği o dağı, bugün de hayatının bir parçasından ayrılmış gibi özlemektedir.

 

Bin yıllık Türk yurdu olan Elagöz dağı, maalesef Ermenistan sınırları içindedir. Ümidim ve inancım o dur ki; onlar Ağrı Dağı’nı geri alma hayalleri kurarken, bu kadim Türk toprağı bir gün gelecek gerçek sahiplerinin eline geçecektir.

Bundan 30 yıl önce Sovyetler Birliği’nin dağılacağını, Türk Cumhuriyetlerinin birer bağımsız devlet olarak uluslar arası toplumda yerlerini alacağını söyleyenlere deli gözüyle bakar, gülüp geçerlerdi. Belki bugün benim bu temennime de gülenler olacaktır. Varsın gülsünler. Gerçek ortadadır ve hak sahibi de bizim milletimizdir. Bu düşüncelerim, asla katı milliyetçiliğin, şovenizmin sonucu olarak dilimden sadır olmuş değildir. Sadece hak sahibi olmamıza inancımın tezahürüdür.



 

 

Cahit KILIÇ

 

İstanbul / 3 Kasım 2009

 

 

 Bu yazının yayımlandığı diğer site linkleri:

http://www.karsmanset.com/gallery.php?id=20

http://www.edebiyatdefteri.com/index.asp?istek=tum_yazilar&k=detay&yazi_id=47712


Tarih: 16:00, 3/11/2009
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->

Online Müzik